Diabolus in Machina
Özlem Özkal. Geceyarisi Sinemasi Kis 2000: 2-5.

X-Files’in Makina’daki Hayalet (Ghost in the Machine) bölümünün sonunda ekibin gizli danismani Deep Throat çikagelir ve Molder’a sunu ögütler:

-"Sen yine de teknolojiye inanmaya devam et". Molder sorar:
-"Yapay Zeka’ya n’oldu?"
-"Brad’in virüsü yaman çikti. O artik ölü."

Bahsi geçen Yapay Zeka, dizide Brad Wilczek adli bilgisayar mühendisinin tasarladigi merkezi isletim sistemidir. Adaptif iletisim agina sahip olan, yani ögrenebilen bu Yapay Zeka, yeteneklerine cinayeti de ekleyip Eurisko Yönetim Binasini birbirine kattiktan sonra Wilczek’in yine kendi yazdigi bir virüsle devre disi birakilmis ya da dizideki deyimiyle öldürülmüstür.

Peki, nasil birseydir bu ‘o artik ölü’ olma hali? Bir bitkiden daha cansiz, sadece isleve endeksli, üstelik günlük hayatin içinde tanidik bir yere konumlanan makinalar neden ölen ve öldürebilen bir kisilige bürünürler? Isini yapmasi yeterli olabilecekken, teknolojinin ‘o’ denilen, 3. tekil sahis kimligine neden ihtiyaci vardir? Önemlisi, bu kimlik neden basitçe kötüdür?

Süphesiz X-Files’daki Yapay Zeka suça egilimli makinalarin ne ilki ne de sonuncusudur. Asimov’un robot yasalarina inat pekçok bilimkurgu/korku anlatisinda teknolojik aygitlar insan irkini tehdit eden ‘kötü’ rolündedir. Katil asansörlerden cani pervanelere, yokedici virüslerden takintili bilgisayarlara sirf kötü olmak için kötü oldugu izlenimini veren aygitlar teknolojiyi içler ürpertici bir bedene büründürür. Bu seri üretim katiller, imalat hatasindan çok, insana bizzat teknolojinin dogasinin kötü oldugunu düsündürten kaniksanmis bir arketip sunar. Makina’daki Hayalet bölümünün senaristleri de kendilerine verilen konunun basmakalipligindan yakinirken, bu alisildik temanin disinda birsey yapmanin zorlugunu vurgulamaktalar. Nitekim, Yapay Zeka, gerek devrelerine virüs zerkedildigi son sahnedeki can çekismesiyle, gerekse genel cinai tutumuyla Space Odyssey’in ana bilgisayari Hal2000’i fazlasiyla çagristirmakta. Scully’i parçalamaya niyetlenen, Yapay Zeka’nin yönlendirdigi dev pervanelerse sanki Ölüm Gemisi’nin (Death Ship, A. Rakoff, 1980) yeniden hortlamis çarklari.

Sözkonusu filme adini veren Ölüm Gemisi, okyanusta basibos dolasarak diger gemilere çarpan ve üzerine çikan kazazedeleri bir bir katleden eski bir Nazi iskence gemisidir. Musluklarindan bogulasiya kan akan, vinçleriyle kafa uçuran, makine dairesinde çarklariyla insan ögüten bu geminin öldürme güdüsü Nazilerle ilgiliymis gibi görünse de benzer dürtünün tekrar tekrar baska anlatilarin modern teknoloji ürünü kahramanlarinda ortaya çiktigini görmek mümkün. Örnegin, sahibine anlasilmaz bir tutku besleyen, bu ugurda bir dizi cinayet isledikten sonra kiskançlikla sahibini de gözden çikaran Christine’le (Carpenter, 1983) teknolojinin kötülük dolu dogasi bu kez hirçin, kirmizi bir spor arabayla beden bulur.

Bas ‘kötü’ rolünü üstlenen teknoloji bir baska seferinde de karanlik bir çamasirhanede sikma/ütüleme yapmaya yarayan bir Mengene (The Mengler, T. Hooper, 1995) olarak ortaya çikar. Bu filmde hernekadar Robert Englund rolü çalmaya çalissa da, hantal ve istahli bir demir yiginini andiran ve ayirt edilebilen dev silindirlerin döndügü agziyla zavalli çamasirci kadinlari kapan mengenenin kendisi yabana atilir bir tipleme degil.

Mengene gibi mekanik canavarlarin yanisira, teknolojinin kötü yüzü kendini sik sik elektronik ortamda da gösterir. Akilda kalan örneklerden biri olan Kötü Ruh’ta (Poltergeist, T. Hooper, 1982) her oturma odasinda bulunabilecek siradan bir televizyonun evin küçük kizini kaptigina tanik oluruz. Kötü Ruh’ta cehenneme açilan kapi görünümündeki televizyonun bir baska benzeri ise Shocker’da (Craven, 1989) da ortaya çikar. Bu kez ekranin ardinda idam edilmis bir cani beklemektedir. Elektrikli sandalyeden sonra akil almaz bir hokus pokusla sehrin elektrik sistemine karisan bu cani, varligini ve kanli cinayetlerini bu yolla sürdürür ve televizyondan çikarak insanlara musallat olur. Teknolojinin sunumu açisindan bakildiginda, her iki filmde de medya elestirisiyle karisik benzer mesajlarin verildigi görülebilir: Teknolojiye, özellikle size en yakinda duranina karsi tetikte olun; size musallat olmasini istemiyorsaniz, en iyisi evdeki tüm fisleri prizden çekin. Farkli olarak, bu filmler çagdas elestirilere yakisir biçimde teknolojiyi tek basina kötülük eden bir kisilik olarak degil, kötü ellerde tehlikeli olabilecek bir araci gibi sunmaktadir. Tam da bu noktada teknolojiyi örten kötülügün peçesi aralanmakta ve teknolojiyle ona atfedilen ugursuz dogasi arasindaki iliski biraz daha netlesmektedir. Kötü Ruh adindan da hemen anlasilabilecegi gibi, aslinda kötü olan teknoloji degildir; onu emellerine alet eden bir kötü ruh, makinaya saklanmis bir hayalet vardir. Yine de bu varsayim, gidebilecek o kadar yer dururken hayaletin makinanin içinde ne aradigini, neden ve ne zaman oraya saklandigini açiklamaz. Izleyiciyi o ya da bu aygitta kisilestirilen, ‘kötü’ yüzlü bir teknolojiyle basbasa birakir.

Hazir basbasa kalmisken bir adim daha atip yüzlesmeyi denersek, ilk olarak teknolojinin günlük pratiginin önerdigi bir bakis açisi durusu belirlemektedir. Öyle ki, teknoloji denilen soyut sistemin gözle görünür, elle tutulur bir bedende, içine hapsolmus ugursuz bir ruhla sekillenisi, gündelik teknoloji kusatmasinin içinden çagdas teknofobi hastaliginin bir semptomu olarak okunabilmektedir. Teknolojiyi ‘öte’ye itmekte azimli bu günlük tedirginlik, en azindan teknolojinin korkulacak birsey oldugunu açiklayarak bir kaçis kapisi aralar. Ancak, belirtilere televizyon, sinema gibi teknolojinin sinir uçlarina temasla tanik olmusken, anlatilara lezzetini veren tedirginligi sadece günün sartlarina baglamak çok ta inandirici olmamakta. Hernekadar teknofobinin tamamen asilsiz oldugu iddia edilemezse de, herseyin Blade Runner’la baslamadigi bir gerçek. Esrarengiz, hatta tekinsiz denilebilecek yani, teknolojinin adinin anildigi zamandan beri ustaca karanlikta kalan yarimkürede barinmaktadir aslinda.

Eski Yunan’da kelimenin kaynagi olarak gösterilen techne kabaca üretime yönelik becerileri isaret etmekle birlikte, zanaatkar ocaklarinin atesini temsil eden Hephaestus’un ve sekil degistirip, gaipten haberler verebilen Proteus’un büyücülügünü de anlatmakta kullanilmistir (1). Herkeste olmayan bilgi ve ustaligin kullanilmasinin söz konusu oldugu technede, her zanaatkar kendi mesleginin incelikleriyle donanmistir. Bu açidan, tipki büyücünün isi geregi gizli bilesimler, oranlar, formüller kullanmasi gibi bir ayakkabi ustasinin da deriyi islemek, form vermek, boyamak, vs. ile ilgili kullandigi meslek sirlari vardir. Bu techneye iliskin olarak, en azindan kullanicinin aklinin pek ermedigi hünerlerin gösterildigi bir saha yaratir. Zanaatkarlarin kimi zaman ustasindan, kimi zaman uzun deneylerle, kimi zamanda tamamen sans eseri edindigi bilgi ve hünerler, kullananin takdir etmekle birlikte tamamini kavrayamadigi bir ürün olarak ortaya dökülür. Geçirilen üretim süreci, bilinen doga/fizik kurallarina (physis) dayandigi gibi, rastlantilarla (tyche) da örülmüstür. Dolayisiyla sadece kullanici için degil, kimi zaman üreten için de anlasilmazliklarla doludur. Sonucu,yani ortaya çikan ürünü ya da etkiyi avantaja çevirmekle birlikte, onu ortaya çikaran nedenleri, üstelik hepsi apaçik ortada durdugu halde kavrayamamak, eylemi daha da çetrefilli kilar ve tedirginligi de körükler.

Bu süphenin boyutlari, ‘makina’ kavraminda daha da belirginlesir. Çogu kez tam basina teknolojiyi de simgeleyebilen makina kelimesinin asli olan mechane, insani sikistigi durumdan kurtarmaya yarayan oyun (hile) ya da çare anlamina gelmektedir (2). Benzer olarak, Aristotle mekanigi tanimlarken ‘küçük olanin büyük olana hükmedebilmesi’ deyimini kullanir. Örnegin, kaldiraç gibi basit bir makinayla uygulanan güç katlanir ve çiplak elle üstesinden gelinemeyecek agir yükler kaldirilabilir. Kaldiraç gibi kolay bir örnek yerine makaralar ve çarklardan olusan biraz daha karmasik bir sistemde ise ilk kuvvetin karisik bir girdap içinde katlanarak daha da büyük bir güce dönüsmesi Aristotle için bile akil karistiricidir. Bu yüzden, küçük olanin büyük olana hakimiyeti tanimi, sadece makinalarin az kuvvetle çok is yapmak prensibini degil, zayif bir adami birden bire güçlü kilan mucizevi bir sistemi de isaret etmektedir.

Aristotle’a göre mekanik, bu yönüyle retorige benzer; çünkü söz söyleme ya da hitabet sanati diye de anilan retorik, iki tezden zayif olani güçlü olana çevirme sanatidir (3). Üstelik, (Aristotle böyle düsünmese de) retorikle de en az makinalar kadar karmasik, akil bulandirici ve gücü insani tedirgin edebilecek bir hüner sergilenebilir. Bir an için Aristophanes’in Bulutlar oyununa kulak kabartirsak, asagidaki diyalog bu konuda fikir vermeye yetecektir.

Amynias: Bana bak, eger geçici olarak para sikintin varsa, o zaman bari faizini ver bana.
Strepsiades: Faiz? Allah’in belasi faiz de ne?
Amynias: Faiz, anaparanin zaman içinde kendini çogaltmasindan baska birsey degildir. Azar azar, gün be gün, ay be ay, faiz isler ve anapara büyür.
Strepsiades: Züppe. Yani sana göre simdi okyanusta geçen yildan daha fazla su var öyle mi?
Amynias: Fakat, tabii ki hayir. Okyanuslar büyüyemez, seni aptal adam. Bu Doga Kanunlarina aykiridir.
Strepsiades: O zaman sana ne demeli, seni hilkat garibesi. Eger okyanus ona akan bütün irmaklara ragmen büyüyemiyorsa, sen kimsin ki paranin büyümesini bekliyorsun...

Tartismanin sonunda, Strepsiades alacakliyi geri püskürtür, borcunu da ödemez; çünkü o Sokrates’in okulunda ‘konusmayi’ ya da kendi deyimiyle ‘Cevap Verilemez Tartisma Sanatini’ ögrenmistir. Böylece, Benegesserit Cadilari (4) gibi dilin gücünü kullanarak oglunun pesine taktigi tüm alacaklarlilardan kurtulmayi hesaplamaktadir. Ancak, oyunun ilerleyen bölümünde serseri ogul gelip, baba Strepsiades’i öldüresiye döver. Savunmasi oglun da retorigi hakkiyla ögrendiginin kanitidir: ‘Yasli adamlar birer çocuk gibidir. Bu yüzden nasil sen beni çocukken adam etmek için dövdüysen, simdi ben de seni iyiligin için dövmeliyim.’ Durum ortadadir, kafasi allak bullak olan Strepsiades kaçip eski tanrisi Hermes’e siginir ve ondan aldigi ögüdü tutarak Sokrates’in okulunu içindekilerle birlikte atese verir.

Sonuçta retorik tipki makinalar gibi zayif bir adami aklin kolay takip edemedigi dönemeçlerden geçirip neredeyse büyülü bir dokunusla güçlü kilar görünmektedir. Ancak, arkasinda neyin bekledigini tahmin etmenin güç oldugu dönemeçler dengenin her an bozulabileceginin de habercisidir. Bu tehditkar yan, technenin ‘mekanik sanatlar’ gibi daha akilci bir adla anildigi ortaçaga da yansir. Büyücüleri atese vermenin artik bir gelenek oldugu bu zamanda, kendini Diabolus in Machina (Makinadaki Seytan) mitine devreder. Günümüze gelindigindeyse, her ne kadar teknoloji artik ‘uygulamali bilim’ statüsüne erismis olsa da, belki arabalarin ya da otoyollarin hala nasil insan öldürebildigini anlamamakla ilgili olarak, kontrolu ele geçirmeye hazirlanan bir kötü ruh süphesi, en azindan makinali bilim-kurgu anlatilari üzerinden sürüyor görünüyor. Özellikle yazinin basinda da adi geçen Christine ve Mengene’nin alevler içinde geçen gösterisli finalleriyse adeta kontrolden çikmis teknolojiyi sagaltmak umudu tasiyan seytan savma törenleri. ‘Diabolus in Machina’ efsanesi bu tür anlatilarla kendine devam edecek bedenler bulurken, teknolojinin bu yolla kisilestirilmesi sonucunda ona ait bir ‘yüz’ sekilleniyor ortada. Teknolojiye bir ‘yüz biçilmesiyse’ zaten uzakta ve korkutucu bir kavrami daha da tehdit edici ber uzakliga yerlestiriyor. Çünkü ‘yüz’ ün kendisi ‘iki kara deligin bakani yutmak için bekledigi’ geri püskürtücü, kovucu bir sistem (5). Arada kalmis bir filmin, araya sikismis bir bölümünde, -Liquid Sky’da (Slava Tsukerman, 1983), bu sistemin nasil kendini fark bile ettirmeden çalistigini görmek mümkün. Filmde, Liquid Sky (eroin) saticisi olan kadin, elindeki mali gizlemek için salonunda duran bir maskeyi kullanir. Üzerinde iki göz deliginin oldugu, beyaz, hatlari silik yüz, neonlarla aydinlatilmasina ve odanin orta yerinde durmasina ragmen evde eroin arayan hiçbir müptelanin ilisip kurcalamadigi bir nesnedir. Kameranin israrla baktigi ve buna karsilik israrla odaya, gelip gidene bakan ‘yüz’ün arkasinda Liquid Sky o kadar emniyettedir ki, film bittiginde bile hala oradadir. ‘Yüz’ film boyunca herseyin tam ortasinda, adeta alay eder gibi sakin bekler ve o yakinligina ragmen Liquid Sky’in yanina kimseyi yanastirmaz.

death shipBunun gibi, gerek Christine’in afisinde kocaman açilmis iki araba farini, gerek Poltergeist’in afisinde karsidan bakan televizyon ekranini, gerekse Death Ship’in afisinde geminin yanlarinda iki yuvarlak karaltiyi ve bunu fark ettikten sonra birden canlanan devasa yüzü görünce önünden kaçip gitmek dururken, yaklasip arkasina bakmaya yeltenmek pek kolay bir is degildir. Teknolojinin ‘yüzü’, onun yanina kimseyi yaklastirmadigi gibi, onun öldürebilen ve ölebilen bir bedeni olmasini da dogal kilar. Ancak, ölebilen bir teknolojinin artik pek is görmeyecegi açikken, acaba hala ona inanmaya devam etmekte bir fayda var midir?

 

 

 

 

 

Notlar:
(1) Jean Pierre Vernant. Myth and Thought Among the Greeks. 1965. Londra: Routledge & Regan Paul, 1983

(2) Wolfgang Schadewalt. "The Concepts of Nature and Technique According to Greeks." Research in Philosophy and Technology. Ed. Paul T. Durbin. Cilt 2. Greenwich, Connecticut: JAI Press Inc., 1979. 159-171.

(3) Aristotle. The Art of the Rhetoric. Trans. H.C. Lawson-Tancred. London: Penguin Books, 1991. Ayrica, J. P. Vernant’da Aristotle’in mekanik ve retorigi nasil iliskilendirdigini yukarida belirtilen kitabinda açiklamaktadir.

(4) Benegesserit Cadilari, Frank Herbert’in Dune romaninda boy gösteren, kadinlardan olusan bir kavimdir. Aristophanes’le görünür hiçbir ilgileri yoktur; ancak dili ve sesi kullanarak karsilarindakine istediklerini yaptirabilmeleri ve bu yüzden saygi ve korku duyulan bir grup olmalari, gelecekte de (muhtemelen yöntemleri daha gelistirilmis olarak) retorik kullanildigini akla getirmektedir.

(5) G. Deleuze & F. Guattari. A Thousand Plateus: Capitalism and Schizophrenia. Trans. Brian Massumi. Minneapolis: University of Minnesota Press, 1987. Bu konuda bkz. ‘Faciality’ bölümü, (7.Bl, 167-191).